Savaş

Posted on Prş 30 Nisan 2015 in Yazar Adayı

Terliyordu... Elleri titriyor ve sabit duramıyordu. İsrail' in son saldırısında ailesini kaybetmişti ve ailesinin ölümüne yol açan kişilerden; biri kadın, iki kişi elindeydi. Az sonra kapalı oldukları odaya gidecek ve yapması gerekeni; onları kurtarmak için gelmelerinden önce ailesinin intikamını alacaktı... Sonrada yaşamına bir son verecekti; artık yaşamasının bir anlamı yoktu...

Mustafa; ölmeden, öldürmeden önce; o, insan demeye ağzının varmadığı canilere, yaşadığı acıyı tattırmalıydı. Onlara; ailesini kaybettiği zaman yaşadığı acıyı, en azından bir kısmını tattırmalıydı. Peki, ne yapacaktı? İşkence mi etmeliydi? Onları hayal dahi edemeyecekleri şekilde yavaş ve acılı bir ölüme mi götürmeliydi? Ama elleri, kalbi veya dürtüleri bunları gerçekleştirmesine müsaade edecek miydi? Sanmıyordu... O hiçbir zaman acımasız ve kana susamış biri olamazdı. Hayatında bir başka birini dahi incitememişti çünkü. Şimdi düşününce bile, kapalı odada elleri kolları bağlı duran iki insanı öldürebileceğini sanmıyordu. Yapmalıydı...

Silahını aldı, şarjörü kontrol etti ve birazdan öldürmeyi umduğu İsraillilerin bulunduğu odaya seğirtti. Kapının kilidini açtı ve içeri girip arkasından kapıyı kapattı, kilitledi. Eline düştüklerinde kendini kontrol edememiş ve bilinçlerini yitirene kadar dayak atmıştı onlara. Bu yüzden sandalyeye bağlı askerlerin suratları dağılmıştı.

Karşılıklı göz göze geldiler ve nefretle birbirlerine baktılar. Yalnız askerlerin saklayamadıkları korkuları, anlaşılabiliyordu. Mustafa, askerlere yaklaşıp ağzını tıkayan bezleri çözdü. Onları öldürmeden önce konuşmalıydı... Geri çekildi ve gözleri her iki askere sırayla baktı.

“Beni anladığınızı biliyorum,” dedi sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. “Hemde çok iyi... Ailemi öldürdünüz ve bende sizi öldüreceğim... Gerçekleştiremeyeceğiniz hayaller yüzünden binlerce masum insanı katlettiniz ve bu soykırıma devam ediyorsunuz. Ne kadarda mutlusunuz... İnsanlarım acılar içinde ölürken; bir tepeye çıkmışsınız ve bir gösteri izler gibi mutlu ve gülümseyerek ölümümüzü izliyorsunuz... Çünkü rahat bir hayat sürdürürken bu durumda olmanın hayalini bile kurmuyorsunuz. İnsanlarımı öldürürken, ailemi katlederken, bu duruma düşeceğinizi hayal dahi etmemiştiniz... Şimdi kafanıza silahı dayamış bulunuyorum ve benim yaşadığım acıları yaşamanızı istiyorum...”

Askerler tedirginlik ve korkuyla birbirlerine baktılar. Mustafa silahını erkek olan askere doğrulttu ve sol ayağına bir mermi sıktı. Adam merminin etini delmesiyle acı dolu bir çığlık attı. Yanında bağlı olan kadın bağlı olduğu sandalyede sıçraya bildiği kadar sıçradı ve korkudan sessizce ağlamaya başladı.

Bu sefer sağ ayağına ateş etti ve daha ilk merminin yol açtığı acı dinmeden yenisi eklendi. Adam çığlıklar atıyor ve acı içinde kıvranıyordu. Kadın ise sıranın yavaşça kendine geldiğinin farkındaydı. Kendi dilinde yalvardı ve bağışlanmayı diledi, ama Mustafa ne dediğini anlamıyordu.

Şarjörde iki mermi kalana kadar, adamın hayati olmayan yerlerine ateş etti ve kan kaybından ölmeye bıraktı. Adama yavaş bir ölüm sunsa da, katilde olsa bir kadına işkence edemeyecekti. Bir kurşunu ona, son kurşunu ise kendine ayırmıştı.

Kadın korku içinde ölümü beklerken arkadaşının ölümünü izliyordu. Kafasını çevirdiğinde ise Mustafa müdahale ediyor ve bu olayı izlemesini sağlıyordu. Adam son nefesini vermeden önce kadına bir şeyler söylemeye çalıştı, ama bitiremeden sesi kesildi ve gözleri kaydı.

Sıra kadındaydı... Mustafa silahı direk kadının kafasına dayadı ve silahın horozunu kaldırdı. Kadın kendi dilinde haykırıyordu hala, ama parmağı tetiğe dokunduğunda Mustafa'nın geri adım atmasına yol açarak onun dilinde yalvarmaya başladı.

“Ne olur öldürme... Ailem var, çocuklarım var... Yalvarırım acı bana...”

Bu sözler üzerine Mustafa aniden sinirlendi.

“Sen benim ailemi öldürürken onlara acıdın mı? Ha! Acıdın mı? Çocukları, kadınları öldürürken hiç düşünmedin mi? Hiç onların ailelerini düşündün mü? Can çekişerek ölen insanları hiç kendi yerine koydun mu? Annesiz kalan bir çocuğun çaresizliğini, gözyaşlarını gördün mü? Sapkınca hayalleriniz uğruna, acımadan ve umursamadan katlettiniz insanları... Ta ki; kendi başınıza gelene kadar bu duruma düşeceğinizi düşünmediniz bile...”

“Yalvarırım... Bizi zorladılar, başka seçeneğimiz yoktu... Size karşı bizi doldurdular...”

“Her zaman başka bir seçenek vardır... Şimdi seni bıraksam, arkanı sağlama alınca benim peşime düşecek ve öldüreceksiniz. Ama seni burada öldürürsem-”

“Hiç bir şey değişmeyecek... Beni öldürsen, eline ne geçecek?”

“Sadece masum hayatlar... Eğer seni öldürürsem, senin işleyebileceğin cinayetleri de önlemiş olacağım...”

“Sonra ne olacak? Ben olsam da, olmasam da bu devam edecek... Eğer beni affedersen yemin ediyorum bir daha elime silah almayacağım...”

“Evet, sen olmasan da böyle devam edecek... Hayır, seni affetsem de yeminini tutacağını sanmıyorum...”

Parmağı tekrar tetiğe değdi ve kadının gözlerinin içine baktı. O gözlerde karısının gölgesini gördü, gözleri yaşardı. Eli daha şiddetli titredi ve parmağını tetikten uzaklaştırdı. Yapamayacaktı... Kadında anlamıştı ve suratında umudun izleri gözüküyordu. Mustafa silahını indirdi ve kadının bağlarını çözdü. Kadın ellerini ovuştururken gidip kapının kilidini açtı ve kapıyı araladı.

“Git! Sadece git!” dedi bağırarak. Kadın, tedirgin bir şekilde hareketlendi ve adamın her an kendisini vurmasını bekleyerek kapıya yöneldi. Adama arkasını dönmek istemiyordu, ama tek kurtuluş, kapıdan çıkmaktı. Hiçbir engelle karşılaşmadan odadan çıktı ve odanın bulunduğu harabeden dışarı çıktı. Sonra arkasından tek el bir silah sesi duydu ve anladı... Sevgi uğruna, bu dünyadan bir insan daha ayrılmıştı.