Zombi Günlükleri 2. Bölüm - Altı Ay Sonraki İlk Macera

Posted on Paz 19 Nisan 2015 in Yazar Adayı

14 Şubat 2015

Geceyi tamamen güvenli olduğundan emin olduğum apartmanın en üst katındaki bir dairesinde soğuktan korunmaya çalışarak geçirdim: Kapısının açık unutulduğu, zombisiz bir daire olarak geçici barınağım, elektrik ve doğal gazın yokluğundan ve kışın en çetin zamanında olmamızdan dolayı buz gibiydi. Bulduğum en koruyucu kabanı giydim. Uykuda donarak ölmemek için yatacağım yatağa bulabildiğim bütün yorganları, battaniyeleri taşıdım ve donarak ölmemeyi umarak uyumaya çalıştım.

Uyandığımda vücudumun kaskatı kesildiğini fark ettim ve yavaş hareketlerle uyuşukluğu gidermeye çalıştım. Zorlanarak ayağa kalkarak ellerimi ovuşturup ısıttım; gerinerek esnedim ve kendime gelmek için yüzümü yıkadım. Hayatta kalma mücadelemde yanımda taşıdığım sırt çantamdan konserve yaprak sarması çıkardım ve yedim. Her ne kadar doyurmasa da kıtlık yaşama ihtimalini göze alarak aşırıya kaçmıyordum.

Altı ayımı oradan oraya kaçarak ve saklanarak geçirdiğim bu zombileşmiş ilden kaçmak için zaman gelmişti. Aşağıda; bagajı ve koltukları konserve yiyeceklerle ve silah olarak kullanabileceğim satır, bıçak, fazla mermisi kalmayan bir kaç polis tabancası ile doluydu. Her ne kadar ilk zamanlardaki kadar kalabalık bir zombi sürüsü gözükmese de başı boş bir zombi her an sürpriz olarak karşınızda belirebiliyordu. O yüzden, geçici barınağımı terk ederken elimde zombi savaşına yenik düşmüş birinin zombileşmemiş cesedinden aldığım beysbol sopasını hazırda bekleterek kapıyı araladım. Başımı hafifçe uzatıp koridoru gözetledim. Her şey olağan görünüyordu. Kapıyı arkamdan yavaşça kapatarak merdivenlere yürüdüm. Sessizce, çıt çıkarmadan apartmanın çıkışına doğru iniyordum. Zemin kata geldiğimde bir kaç hızlı adım atarak heyecanla çıkış kapısına uzanırken arkamdan bir hırlama sesi işittim ve ciyaklayarak olağanca hızımla arkamı dönerken, kim olabileceğini düşünmeden beysbol sopasını da aynı hızla savurdum. Kollarını uzatmış, yakalamaya çalıştığı sırada zombinin beyni beysbol sopasının çarpmasıyla dağıldı ve bir tür inleyişle yere yığıldı; bir daha kimseye zarar veremeyecekti. Offf... Nasıl bir andı hiç unutmayacağım; altı aydır mücadele etmeme rağmen hala sakinliğimi sağlayamamıştım. O an kalbim yerinden fırlayacaktı sanki. Onlardan biri olacağımı sanarak gözüm kararmıştı korkudan. Ben... ben... ben hiç bir zaman bu şekilde ölemezdim... Ölmeyecektim! Sanki son sürat koşmuş gibi nefes nefese kalmıştım zombinin yere serildiği an. Kendime gelene kadar sırtımı güvenli bir yere yasladım ve etrafı pür dikkat dinledim.

Apartmandan çıkıp soğuk havanın yüzüme sertçe vurmasından sonra başka bir zombiye rastlamadan, içi ihtiyacım olan şeylerle dolu arabaya bindim. Filmlerdeki gibi kontağı çevirdiğimde çalışmamazlık etmedi çok şükür ki; kısa süreli kriz geçirmeden yola koyulabildim.

Şehrin soğuğundan kaçarken teybi açtım ve çalışan bir radyo kanalı bulmak için frekansları taradım. Umduğum gibi bir kanal bulamadım ve cd çaları açtım. Şansa bak ki; ilk parça “Ankara'nın Bağları” çıktı. Her ne kadar Ankaralı olmayan bu şarkıcıların yaptığı “Ankara” şarkılarını sevmesem de şehri terk ederken elvedamı bu şekilde yapmak istedim.

Şehir merkezinden uzaklaşırken, yapılar yavaşça seyrekleşti ve yerini bozkır aldı. Otoyolun çevresinde yerleşime dair bir belirti yoktu; seyrek ağaçlar ve uzaklarda yükselen dağlar tek manzaraydı. Yolun bir çok yerinde terk edilmiş araçlar mevcuttu. Ara ara durup bu araçları kurcalayıp işime yarar şeyleri topluyordum. Ve tabii ki; araçta sıkışan zombiler, kolay av oluyordu. Yoluma çıkanlar ise aracı kasise çıkmış gibi sarsıyordu sadece.

Otoyoldan ayrılan yola sapıp güneye doğru bir süre yol aldım. Asfalt yoldan toprak yola geldim. İleride bir köyün olduğunu fark edip, bir cesaret ile aracımı köye sürdüm. Dikkatli bir şekilde yavaşlayıp köye girdim ve her an olabilecek bir zombi saldırısına karşı tetikte bekledim. Köy tahminimden daha sessiz ve sakindi. Sessiz demek, genel kanıya göre başa bela demekti...

Köyü genel olarak dolaştıktan sonra köy meydanında arabayı durdurup araçtan indim. Zombiler sese duyarlı olduğu için -her zamanki gibi- ses çıkarmayacak bir silah aldım -bir pala. Hemen önümdeki kahvehaneye yöneldim. Bahçesi dağıtılmıştı ve pencereleri kırılmıştı. İçeriden her hangi bir hareket gözleyemiyordum. Sessiz adımlarla kapıdan içeri girdim. Yer yer çürümüş insan cesetleri vardı. Her nasılsa zombi tarafından parçalanana kadar ısırılan her insan zombileşmiyordu. Yerdeki cesetlerde insana(!) benziyordu.

Kahvehaneden çıkıp etrafı gözetledim. Hiçbir hareket görülmüyordu. Korktuğum için fazla kalmak istemiyordum. O yüzden arabaya doğru yöneldim; buradan bir an önce gidecektim. Arabanın kapısını açtım ve direksiyonun başına geçtim. Kontağı çevirdiğim de çıkan sesle karışık bir çığlık sesi duyduğumu sandım. Etrafıma bakındım ama başka bir ses duyamadım. Araç çalışmayınca tekrar kontağı çevirdim; sorunsuz bir şekilde çalıştı. O an da genç bir kızın olağan gücüyle çığlık attığını duydum. Kalp atışlarım anında tavan yaptı. Yardıma muhtaç birine yardım etmeyi o an hiç düşünmedim, düşünsem de yardım etmezdim. Hemen gaza bastım ve hızla köyden çıktım. İçimde kabaran bir vicdan azabı vardı. Korkaklığımdan dolayı kendimden nefret ediyordum. Gözlerim yaşarmıştı. Çok kısa bir süre geleceğimi düşündüm. Hayalim aklımda canlandı. Korkakça bir hayatı uzunca yaşamak mıydı hayalim? Geleceğimde bu işin sonunu görürsem insanlara ne anlatacaktım? Kahramanlıkları mı? Yoksa, korkaklığım yüzünden bir genç kızın vahşi bir şekilde öldürülmesini mi? Yüzünü bile görmediğim kızın zombiler tarafından nasıl parçalandığı aklımda canlandı. Görüntüyü görenin kusacağı büyük ihtimaldi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Mimiksiz, somurtkan suratımda; hüznün, çaresizliğin ifadesi belirdi. Gözlerim akan yaştan kızarmıştı. Bir an da içinde bulunduğum durumun yerini salt öfke aldı. Ani bir frenle arabayı durdurup geriye döndüm. Gazı sonuna kadar kökleyip köye döndüm. Çok geç olabileceğini biliyordum, ama hiç olmazsa bütün köyü temizleyecektim ya da onlar beni aralarına katacaklardı.

Köy meydanına daldığımda içimi bir huzur kapladı. Çünkü genç kız hala sağlıklıydı ve topallayarak zombilerden kaçmaya çabalıyordu. Genç kız beni görünce yüzünde bir umut pırıltısı belirdi ve kurtarıcısına doğru yöneldi. Ben kıza kenara çekilmesini işaret ettim ve arabayı zombilere doğru sürdüm. Ortalama yirmi yirmi beş taneydiler. Arabayla yarısına yakınını ezdim ve araç hareket edemeyene kadar gaza basmayı sürdürdüm. Bir elime palamı, diğer elime polis tabancasını alıp araçtan fırladım. Bana yönelen zombilerden yakınımda olan altı tanesini silahla temizledim. Geriye kalan zombileri ise birbirlerinden aralıklı durduklarından, palamla kafalarını zorlanarak da olsa vücutlarından ayırdım. Derin derin soluk alıp verirken, telaşla genç kızı görmek için etrafıma bakındım. Genç kız olan biteni soluksuz izlemişti sanırım. Donmuş bir şekilde bana bakıyordu. Elimdeki silahı belime koyup, palayı yere doğru indirdim. İçimdeki heyecanı bastırdıktan sonra sakince kıza doğru ilerledim. Kız temkinli bir şekilde duvara sindi. Benden zarar gelmez ifadesine bürünerek kızın yanına kadar geldim. Sorar gözlerle kıza bakarken kız üstüme doğru yığıldı. Son an da kollarından tutup düşmesini engelledim. Her hangi bir başka zombi tehdidine karşı kızı kucaklayıp arabaya taşıdım. Ön koltuğa yavaşça yerleştirdim. Bu arada kızın da neden topalladığını anlamış oldum. Hayır, kız ısırılmamıştı! Ayağı kırılmıştı. Alçıdaki sağ ayağının henüz iyileşmediğini bana doğru koşarken topallamasından anlaşılıyordu -üzerine ağırlığını vermiyordu büyük ihtimalle.

Köyden çıkıp ıssız bozkır soğuğunda güneye doğru ilerlemeye devam ettim. Akşama doğru genç kız kendine geldi. Kısa bir an korkuyla sıçradı, ama ardından sakinleşti ve beni incelemeye başladı. Ben ise ara ara kıza bakıp yola devam ediyordum. Kız her hangi bir şey söylemeden yarım saat kadar bekledi. Sonra;

“Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim! Ne kadar teşekkür etsem yeterli olmaz,” dedi, hızlı bir şekilde.

“Teşekkür etmene gerek yok. Hemde hiç... Çünkü seni öylece bırakıp, arkama bakmadan uzaklaşmıştım,” diye cevap verdim.

“Ama geri döndün... Sen olmasaydın şimdi onlardan biri olmuştum belki de. Kırık bir bacakla nereye kadar kaçabilirdim ki?”

“Haklısın... Ama sen yine de bana fazla minnet duyma. Ben sana duyayım. Sen olmasaydın asıl ben, bencil ve korkak kalmaya devam edecektim. Teşekkür ederim!”

Genç kız ilgisini üzerimden ayırmamıştı.

“Bacağın ne durumda,” diye sordum. “Daha kötü durumda değildir umarım.”

“Şu an bir ağrım yok. Gayet iyi hissediyorum.” Ayağını inceledikten sonra tekrar bana döndü. “Köye niye geldin? Bir akraban için mi?”

“Hayır, sadece işime yarar bir şeyler bulurum umuduyla geldim. Yolumun üzerindeydi yani. Güneye gidiyorum. Zombilerden uzak, sakin bir yaşam süreceğim bir yere. Ya sen ne arıyordun o köyde? Üzerindeki kıyafetlerden hiç de köylü gibi gözükmüyorsun.”

Genç kızın üzerinde, okuduğu lisenin resmi kıyafetleri vardı.

“Adın ne bu arada?..”

Genç kız, “Almila,” diye cevapladı. Sonra birden ağlamaya başladı. Aklıma, ne yapacağıma dair bir şey gelmiyordu. Bir süre sonra ağlaması durdu; burnunu çekerek konuşmaya başladı.

“Zombiler ortaya çıktığında okuldan eve geliyordum. Ailem beni eve dönüş yolunda arabayla aldılar ve hiç bir açıklama yapmadan şehrin dışına doğru yol aldılar. Ben açıklama beklerken zombi afetini canlı olarak arabadan izleyerek öğrendim. Afet o kadar yayılmıştı ki soluklanacak vakti zor buluyorduk. Üzerimdeki üniformayı çıkaracak vaktim bile olmadı... Yaklaşık bir ay kadar önce zombilerden kaçarken ayağımı kırdım. Henüz zombi afetinin etkin olmadığı bir kasaba hastanesinde ayak üstü tedavi gördüm. En sonunda şu an kaçmakta olduğumuz köye geldik. Zombi afeti buraya nasıl geldi bilmiyorum, ama daha farkına varamadan köyü istila ettiler. Annem ve babamı da beni korumaya çalışırlarken kaybettim. Sığındığım köy evinde daha fazla kalamayacağımı anladığım sırada bir araba sesi duydum. Tabii ki; bu sendin... Ondan sonrasını biliyorsun.”

“Zor zamanlar geçirmişsin... Neler hissettiğini bilemem, ama artık daha güvendesin.. Ailen için de üzgünüm. Sen kendi seçimini yapmadığın sürece artık seninle ben ilgileneceğim. Bu da benim kefaretim olsun.”

Almila'nın meraklı gözlerini üzerimde hissediyordum.

“Sana yük olmak istemem...”dedi Almila. İsmimi sordu. Ona adımı söyledim. “Ayağımdaki kırık kısa süre sonra iyileşecek. Ondan sonra kendi yoluma giderim.”

Bir şey söylemedim. Hava iyiden iyiye kararmıştı. Far ışığında zifiri karanlıkta belirsizliğe doğru Almila ile yol alıyorduk. Bir an yakıt göstergesine baktığımda hangi tarihte olduğumuzu gördüm. Bugünün önemi sevgilisi olanlar için büyüktü. Benim ise sıradan bir günden öte değildi. Almila'ya döndüm, “Sevgililer günün kutlu olsun!” dedim, acı bir gülümsemeyle karışık hüzünlü bir ses çıkmıştı.