Zombi Günlükleri 3. Bölüm – Geleceği Düşünürken

Posted on Sal 21 Nisan 2015 in Yazar Adayı

Ciddi bir sorunla karşılaşmadan Mart ayına girdik. Almila'nın ayağındaki alçıyı da zamanı geldiği için ayağından çıkardım. Artık ayağı sorun olmaktan çıkmış oldu. Bu da zombilerden kaçarken biraz daha az sorun demekti.

Baharın gelmesiyle güneyin daha sıcak bir iklime sahip olmasından hava, sıcak ve yağmurlu gidiyordu. Sığındığımız dağ evinde güvenle yaşayacağımızı düşünüyordum... Kim olsa burasının çok güvenli bir yer olduğunda hem fikir olurdu. Öncelikle; dağ evinin bulunduğu yerde yerleşimin olmayışı, zombilere sık rastlanmaması demekti. Ancak, genelde sürü olarak bulunan zombilerden bir kaçı başıboş gezintilere çıkıp ummadık yerlerde karşınıza çıkabilirdi. Bu da; burada güvende olduğumuzu sandığımızdan, bizim için büyük bir tehdit oluşturabilirdi.

Her ne kadar Amerikan filmlerinde kötü niyetli bir gurupla kesin ve sık rastlansa da bu ülkede yaşayanlardan bu tür niyette kişiler bekleme oranı oldukça düşüktü. En azından rastlayacağımızı sanmıyordum. Bu da güvenliğimiz için şimdi ve ileride açık oluşturabilirdi.

Güvenliğe dikkat ederek, taze beslenme sorununu dağda avladığım nadir hayvanlarla gidermeye çalışarak günümü geçiriyordum. Almila ise, genç yaşına rağmen yemek yapma konusunda oldukça iyiydi. Konusu açıldığında Bolulu olmaktan dolayı kendisini överdi. Her ne kadar yiyecek çeşidi geniş olmadığından yeteneklerini pek göremesem de et yemekleri konusunda tatmin ediciydi.

Akşam yemeğinde ise tavşan yahnisi vardı. Yemeğin hazırlama aşamasında; tavşanı avlama ve temizleme kısmı bana düşüyordu. Avlama kısmı bir yana, temizleme kısmından hoşlanmadığım gibi Almila da hoşlanmıyordu. Bir erkek olarak da bu görev doğal olarak bana kalıyordu. Almila ise yemeğin yapımından ve servisinden sorumluydu. Hazırlanan yemek loş ışıkta Almila tarafından servis yapıldı...

Akşam olduğu zaman bir işimiz varsa loş ışıkta yapmaya özen gösteriyorduk. Çünkü zombiler, her ne kadar sese gelse de ışığın yoğun olduğu yerler de ilgilerini çekiyordu. Birde bulunduğumuz yerde tek ışık kaynağı sizden yayılıyorsa dikkat etmeniz gerekirdi.

İştahla yemeğimi yerken bir yandan da Almila'yı süzüyordum. Kız, sessiz ve ağır ağır yemeğini yiyordu. Yüzünde bir ifadesizlik vardı.

“Canın mı sıkkın?” diye sordum.

Almila, yüzüme aynı ifadesizlikle baktı.

“Sadece düşünüyorum... Bu işin sonu nereye varacak? Bu afetin sonunu görecek miyiz? Ne zaman sıradan bir hayata kavuşacağım? Bir çok soru aklıma geliyor.” Tekrar yemeğine döndü.

“Buraya gelene kadar bir çok yerleşim yerinden geçtik. Başımıza bir şey gelmese de bir çok olaya şahit olduk. Karşılaştığımız o günden bugüne hiç canlı biriyle karşılaştık mı? Hayır... Her yeni bir kasabaya, köye ya da şehir merkezine gittiğimizde ne gördük? Zombiler!.. Ölü ve canlı zombiler. Bir kısmını, birileri tarafından öldürülmemelerine rağmen ölü olarak bulduk... Bir kısmını birbirlerini yerken gördük... İlk zamanlar, insana daha çok benziyorlardı, şimdi ise daha fazla cesede benziyorlar... Eğer yanlış düşünmüyorsam, uzun olmayan bir zamanda zombilerden eser kalmayacaktır... Ölü olsalar dahi, ölüyorlar! Biraz daha dayanmamız lazım. Zombilerin olmadığı bir yaşam uzak değil!”

Almila, tabağından yüzünü kaldırıp, acı bir gülümsemeyle bana baktı.

“O günler geldi ve filmin sonunu gören baş karakterlerden olduk. Ya sonra? Film mutlu sonla mı bitmiş olacak sence? Bir avuç insan ve kocaman bir dünya...”

Kafamda geleceği canlandırmaya çalıştım. Küçük bir kentin nüfusu, o zaman geldiğinde dünyanın nüfusu olacaktı. Ne ülkeler kalacaktı geriye, ne de milletler.

“Asıl film o noktada başlamış olacak,” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Düşünsene; bundan binlerce yıl sonra insanlar tarafından taş devrinde yaşayan insanlar olarak bilineceğiz... Ne kadar da trajikomik değil mi?..”

Almila gülümsedi, ama cevap vermedi.

Daha çok gençti ve bu afetin yükünü sırtlanmayı hak etmiyordu. Kimse etmiyordu... Yaşadıkları ömrünün sonuna kadar unutamayacağı anılardı. Ben de daha fazla etkilenmeyeceği şekilde yaşaması için gayret ediyordum.

Tabağımdaki son lokmayı da yedikten sonra; “İyi geceler,” dileğinde bulunarak, yatmak için masadan kalktım.

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra, bir takım ihtiyaçlarımızı karşılamak için şehir merkezine gitmeye karar verdim. Almila da bana eşlik etmek istediğini dile getirdi. Bu ücra yerde, yalnız başına kalacağına benimle gelmesi daha iyi olacaktı. Hem, buraya geldiğimiz günden bu yana, ilk defa başka bir yer görecekti. Zombilerin sayısında da gözle görülür bir azalma vardı. Ne olacaktı ki?..

Dağdan, şehre doğru yılan gibi kıvrılan yollardan geçtik. Rakım düştükçe dağı kaplayan orman seyrekleşti ve sonunda bitti. On dakika daha yol kat edince şehrin ilk belirtileri olan binalarda görünür oldu. Zombilerin açtığı, doğal ve dolaylı yıkım bu şehri de etkilemişti. İnsanlar, canlarını kurtarmak için kaçarken açtıkları zarar; perte çıkmış bir sürü araç; camları indirilmiş dükkanlar ve evler; yanan binalar; yağmalanan marketler... Yer yer insan ve zombi cesetleri, çürümeye uğradıktan sonraki halleriyle afetin sonuçlarını anlatıyordu.

Arabayı, her hangi bir ani durumda çabuk kaçabileceğimiz bir açıklığa park ettim. Almila ile birlikte; elimde beysbol sopası, on da ise pala ile sessizce etrafı inceleyerek, bir şeylerin kaldığını umduğumuz bir markete doğru ilerledik.

İçine girdiğimiz market oldukça genişti. Alışveriş arabaları etrafa saçılıp devrilmiş, yağmalanan ürünlerden kalanların bir kısmı yerleri süslemişti. Gıda reyonuna doğru ilerleyip konserve ürünlerden kaldı mı diye bakındık. Birkaç konserve turşu, kalitelisinden konserve ton balığı, üç gün yetecek kadar da yaprak sarması, barbunya ve etli kuru fasulye... Bakliyat bölümünde de bir hafta yetecek kadar makarna ve öğrencilik yıllarımda yediğim noddledan beş paket bulduk. Sağlam kalmış alışveriş arabalarından bir tanesine bulduklarımızı koyup başka işe yarayacak malzemelere bakındık. El sabunu, bulaşık deterjanı, vazgeçemeyeceğimiz sarı bez, el kremi, şampuan... İki sepeti doldurduğumuzda vaktin de ne kadar çabuk geçtiğini fark etmiştik. Aldıklarımızı arabaya yüklemek ve hava kararmadan şehirden uzaklaşmak için aceleyle elimizdeki arabaları market çıkışına sürdük.

Camı inmiş, artık çalışmayan otomatik kapının önüne çıktığımızda asla düşünmeyeceğimiz bir manzarayla karşılaştık. İlk başta, miting alanını dolduran insanların bekleyişini gördüğümü sandım. Hemen sonra Almila, beni çekiştirdi ve el işaretiyle sessizce içeri doğru dönmemiz gerektiğini anlattı. Gerisin geri gidip saklanacakken alışveriş arabalarının ezdiği cam kırıklarından çıkan sesin etkisiyle bir grup zombinin dikkati markete yöneldi ve hantal adımlarla içeri doğru harekete geçtiler. Korkudan ne yapacağımı bir an için düşünemeyerek dondum, ama Almila beni bu durumdan kurtardı ve ardından işaret ettiği kapıya doğru beni de sürükleyerek koşturmaya başladı. Depo girişinden girip kapıyı kapattık ve aşağı doğru indik. Etraf elektrik olmadığından zifiri karanlıktı. Kokumuzu alan diğer zombiler de marketi doldurmaya başladılar. Kapattığımız kapıdan dolayı güvende sayılırdık, ama marketi işgal eden zombiler oradan gidecek miydi? Zaman, Almila ile benim aleyhimeydi... Biraz soluklandıktan sonra durum değerlendirmesi yapmak gerekti.

Almila, “Nereden çıktı bu kadar zombi? Hem de sayıları bu kadar azalmışken...” diye sordu bana.

“Hiç bir fikrim yok, tabii ki... Dahası bu kadar zombi bizi kapana kıstırmışken nasıl kurtulacağız bu durumdan, öncelikle bunu düşünmeliyiz.” dedim.

Etrafı el yordamıyla araştırarak kaçabileceğimiz bir çıkış bakındım, ama küçük bir pencere bile bulamadım. Almila ile depoda sıkışıp kalmıştık. Almila'ya seslenip durumu bildirdim.

“Tamam işte... O güzel günleri göremeden karanlıkta susuzluktan veya açlıktan öleceğiz artık...” diye isyan etti.

“Hemen umudunu kaybetme... Biraz bekleyelim, daha umudumuzu kaybetmek için çok vakit var. O zamana kadar kurtulmanın bir yolunu buluruz.” dedim.

Karanlıkta zamanın ne kadar aktığını fark edemeden, ses çıkarmadan bekledik, durduk. Çıkan tek ses, zombilerin kapıya uyguladıkları faydasız zorlamalarıydı. İyi tarafı da buydu... Filmlerdeki gibi insanüstü bir güce sahip değillerdi ve olmaları da bana göre saçmaydı...

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama artık daha fazla bu duruma katlanamayacaktım. Almila da aynı fikirde olduğuna dair sesler çıkartıyordu.

“Burada kapana kısılıp, açlıktan ölmeyi beklemektense kaçmak için zombileri alt etmeye çalışmak daha iyi değil mi, sence de?” dedim Almila'ya.

Almila kıkırdadı ve “Bence de öyle,” dedi. “Zombiler tarafından dönüştürülmeyi ya da ölmeyi istemesem de bu şekilde ölmeyi diğerlerine tercih ederim.”

“O zaman, en azından seni kurtarabilirsem, kendimi şanslı sayarım.”

“O da ne demek oluyor?”

“İkimizde aynı sonu yaşamak zorunda değiliz, demek istiyorum... Yaşımıza bakınca en çok yaşamayı hak eden sensin. O yüzden kurtarılmalısın... Hazırsan harekete geçelim”

Ayağa kalkıp Almila'yı yakaladım ve el yardımıyla çıkışa ulaşacağımız merdivenlere yöneldim.

“Bunu yapamazsın!” dedi, Almila, benim tarafımdan sürüklenirken. “Tek ben kurtulursam ne yapacağım? Tek başıma nasıl hayatta kalacağım? Planını yaparken bunu da düşündün mü?” diye sordu. Sesi çatallaşmıştı.

“Hayır, düşünmedim. Ama senin de aynı sonu yaşamanı istemiyorum,” dedim.

“Bugün yaşasam da yarını da garanti edebilecek misin?”

Haklıydı... Ama bende haklı değil miydim? Yoksa kendimi mi kandırıyordum? Ben ölürken hala yaşadığını görürsem huzur içinde son nefesimi verecektim... Kendimi iyi hissetmek için gencecik kızın yalnız başına kalmasına neden olacaktım. Her ne kadar onu kurtarma şansım düşük olsa da...

“Pekala,” dedim. “Ben önden gideceğim, sen ise arkamı kollayacaksın. Tamam mı? Hayatta kalmamız şansımıza bağlı zaten.”

“Tamam,” dedi ses tonu mutlu bir tona bürünerek.

Merdivenleri tırmandık ve kapının kolunu açmak için kavradım. Artık kapıyı zorlamıyorlardı. Kilidi sessizce açtıktan sonra kapıyı hafifçe açtım ve marketi gözetledim. İçeri de hala zombi vardı, ama aralarından geçebilecek kadar azdılar. Kapıyı iyice araladım ve Almila'ya işaret ederek takip etmesini söyledim. Sessiz adımlarla, olabildiğince hızla ilerliyorduk. Kokumuzu alan zombi yönünü bize çevirip peşimize takılıyordu. Her hangi bir şey olmadan marketten çıktık, ama dışarısı hala zombi kaynıyordu. Arabaya ulaşmak için geçmemiz gereken yüz metrelik bir mesafe daha vardı. Zombilerden kokumuzu alan üstümüze doğru yöneliyordu. Daha yarı mesafeyi katetmeden aralarında yok olacaktık.

İlk teması Almila yaptı. Savurduğu pala zombinin beyninden bir dilim aldı ve zombi yere yığıldı. Ben de harekete geçtim ve elimden geldiğince karşıma çıkan zombinin kafasını patlatarak ilerlemeye başladım. Arkamdan gelen Almila ise bizi yakalamak isteyen uzuvları yerinden koparmakla uğraşıyordu.

Her zombide biraz daha yoruluyorduk ve saldırılarımız gücünü yitiriyordu. Yolun yarısından biraz fazlasını geçmiştik, ama sonumuz çok yakındı. Arabaya ulaşamadan ıskaladığımız bir saldırı da zombilerin yemeği olacaktık.

“Artık gücüm kalmadı. Sanırım kurtulamayacağız,” dedi ,Almila, ağlamalı bir ses ile.

“Neredeyse ulaştık,” dedim, ama kendimi kandırıyordum. “Biraz daha dayanmalısın.”

O sırada Almila, savurduğu palayı son zombisine sapladı ve gücü tükendiğinden kolunu çektiğinde eli boş kaldı ve dizleri üzerine çöktü. Hemen Almila'ya döndüm, üzerine kapaklanan zombiyi tekmeyle savuşturdum ve biraz daha vakit kazanıp, kurtulma umudumuz kalmış gibi elimdeki beysbol sopasını çekiç atar gibi çevirmeye başladım. Alana giren zombiler ölmeseler de geri savruluyorlardı, ama fazla uzun sürmeden bu saldırımda faydasını yitirecekti. Ben de gücümü tüketmiştim ve savurduğum sopa öldürücü olmaktan çok, can yakacak etkiye sahip olmuştu. Nefes nefese elimdeki sopayı son bir kez daha savurup fırlattım ve Almila'nın üstüne kapandım. Zombilerin üstüme çöküp yemeye başlamalarını, gözlerimi sıkıca kapatıp beklerken bir silah sesi duydum. Çok yakından gelen bir ses idi... O an yenilmeyeceğimi anlayarak rahatladım. Ardından gökyüzünü patlayan mermilerin sesleri kapladı.